Emre's profileMavi Günce - Emre C.PhotosBlogListsMore Tools Help





Image Hosted by ImageShack.us

July 16

Gece ve Onun Büyülü Karanlığı


Image Hosted by ImageShack.us

Öyle bir gecenin koynuna girmeliyim ki
ne horlamalı gökyüzü
ne de ağlamalı bulutlar
gülümseyen bir ay olsun yanımda
ve de göz kırpan yıldızlar

***

Kağıda baktı uzun uzun. Az önce yazdıklarına şaştı. Sonra ışığı pencereden süzülen aya baktı. Sanki onun şahitliğine ihtiyacı var gibiydi. Bunları o mu yazmıştı? Güzel miydi? Bunlar mıydı hissettikleri? Gece ve onun büyülü karanlığı... Ona ilham veren gökyüzüne baktı, pencerenin demirleri arasından. Aslında şimdi çoktan uyuyor olması gerekirdi ama nedense uyuyamamıştı. Onu sıkan neydi? Bir derdi mi vardı?

Aslında gözle görülür bir derdi yoktu. Fakat bardağın boş tarafından bakmaktaydı hayata. Hayat dediğimiz zaten zordu ve kısaydı. Bu genç yaşında kendine olmadık dertler ediniyor, sonra oturup bunlara üzülüyordu. Bu uydurma kederlerin arasında bir şeyler yazıyor, bunlara da şaşıyordu. Sanki kendi kaleminden çıkmamış gibi...

O gece eğer imkan olsa gerçekten kendini gecenin koynuna bırakmayı istiyordu. Kendisinin mıknatıs gibi kötülükleri, üzüntüleri çektiği düşünüyordu. Ama kendinden kötüleri gürünce de haline şükrediyordu. Bir süre sonra gördüklerini unutuyor gene kendi dertlerinde boğuluyordu. Aslında anlamını tam olarak bilemediği, tarifsiz acılar çekiyor; ruhunu sıktıkça sıkıyordu. Tek söyleyebildiği cümle "Canım sıkılıyor" oluyordu. Canı neden sıkılıyordu, bunu ne kendi ne de kimse bilmiyordu.

İşte o gece tüm kalbiyle "yok olmak" istedi. Ölmek değil ama yok olmak. Sanki hiç var olmamış gibi. Doğmamış, bu hayatta birilerini tanımamış gibi. O yok olacaktı ve kimse onu hatırlamayacaktı. Ailesi üç değil de iki çocukları varmış gibi hayatlarına devam edecekti. Arkadaşları onu birden unutacaktı. Eski aşkları sanki o hiç var olmamış, onu hiç tanımamışlar gibi davranacaklardı. Bu hayattan tüm kaydının silinmesini istiyordu. Sonra ruhu da gazeteye bir ilan verecek ve "Bedenimi kaybettim. Hükümsüzdür" diyecekti. Ruhunun bile onu unutmasını istiyordu. Ondan bile utanıyordu artık. Çünkü yıllardır, belki sebepli, belki sebepsiz bir çok acıyla onu da üzmüştü. Her ayrılık sonrası kendi ağladığı yetmezmiş gibi onu da dürtmüş, uyandırmış ve ağlatmayı başarmıştı. O gece ailesinden, arkadaşlarından, eski aşklarından ve ruhundan kaçmak istiyordu. Çünkü utanıyordu. Çünkü yorgundu. Tek çözüm olarak yok olmayı seçmişti. Son kez yüzlerine bakıp, uçup gitmek istiyordu. Belki o muhteşem gecenin koynunda bir yıldız olabilirdi. Ara ara göz kırpardı bu koca evrene ve içindeki eski hayatına.

Ama ruhunun bunu kabul etmeyeceğini biliyordu. Yok olmak belki imkansızdı. Bunu başarsa bile ruhu onu asla yalnız bırakmazdı. Ruhuyla, düşünceleriyle, hatalarıyla, duygularıyla, bedeniyle bir bütün olduğunu biliyordu. Yok olmak demek bütün hepsinin yok olması demekti. Şöyle bir düşündü ve kendine sordu: "Ben yok olunca neler eksilir?"

"- Ailemi göremem bir daha. Onları ne kadar da çok seviyorum. Onlar değil miydi ki en çaresiz zamanlarımda bana el uzatan, beni büyütüp bu yaşa getiren, eğitim veren, görgü - bilgi kazandıran, sıcak yuvayı tattıran, seven, sevdiren...

- Arkadaşlarımı da göremem bir daha. Onları da çok seviyorum. Hey gidi dostlarım. Hey can arkadaşlarım. Hem iyi gün hem de kara gün yoldaşlarım. Yeri geldiğinde hem mutluluğumu hem de üzüntümü paylaştığım değerli insanlar. Onlara da yapamam bunu...

- Eski aşklarım. Beni üzmüş de olsalar, kırmış da olsalar, onları unutmak mümkün mü? Elbet ben de onların hayatında bir yaşanmışlığım. Bir anıyım. Belki iyi belki de kötü bir anı. Bunu onlara da yapamam. Yok olarak o anıları zihinlerinden çalamam. Olmaz!"

Düşüncelerinden sıyrılıp tekrar kağıda baktı. Hava almak için pencereyi açtı. İçeriye kasabanın temiz fakat serin havası doldu. Sabah ezanı okunmaya başlamıştı. Dinledi. Sonsuz bir sükunetle ve saygıyla. Gözlerini kapattı. Ezana eşlik eden köpeklerin sesi geldi kulaklarına. Herşeyi duyuyordu sanki. Namaz için kalkan insanlar, abdest almak için açılan suyun sesi, camiye giden tek tük insanların ayak sesleri... Bambaşka duygulara daldı. İçindeki karanlık, tıpkı gerçekteki gibi, aydınlığa dönüyordu. Gözleri hala kapalıydı. İyi şeyler düşünmeye başladı. Avcundakilere odaklandı, avcundan kayıp düşenlere değil! Küçükken dedesinden öğrendiği ilk duayı okudu. Yeni bir gün doğuyordu. Hem de karanlık gecenin ardından. İçindeki kıpırtılar onu kışkırtmış olacak ki, kağıda döndü. Yazdıklarını silmek istedi ama bu gece öğrendiklerini düşünüp vazgeçti. Hatalarından artık utanmıyor, sadece ders çıkarıyordu. Karamsar duygularla yazdığı bu şiiri de bu sebepten silmedi. Altına şunları yazdı ve yatağının sıcaklığına bıraktı kendini. Bu geceden hatıra bir kaç damla gözyaşıyla...

***

Öyle bir gündüzün koynuna girmeliyim ki
Ne gülümseyen bir ay olmalı
Ne de göz kırpan yıldızlar
Sapsarı bir güneş olsun yanımda
ve de çığlık atan martılar

Emre C.
11.08.2008
saat 17.04

diğer Milliyet Bloglarım için Tıklayınız...

yeni Mavi Günce ilginç dizaynıyla yayında...blogger'da.. tıklayınız...

Aşk ve Sevgi Üzerine Haykırışlar...


Image Hosted by ImageShack.us

Seni Seviyorum

Bu cümle aynı zamanda bir sorudur. Seni Seviyorum derken siz karşı tarafa da soruyorsunuzdur.

"Beni de seviyor musun?"

Yanıt gecikince ya da "Ben de" gibi cevaplar alınınca üzülürsünüz veya kızarsınız. Oysa duymak istediğiniz "Bende seni seviyorum" ya da "Ben de seni çok seviyorum" dur. Ama neden böyledir? Böyle gelmiştir de böyle gitmek zorunda mıdır? Yani bu cümlenin altındaki gizli soru hep olmalı mıdır? Bilmiyorum. Benim itirazım var. İsteyen, istediği zaman ve istediği şekilde söyleyebilmeli. Böylesi hem daha güzel olur hem de daha anlamlı. Yanılıyor muyum?

***

Sevgi mi Mantık mı ?

Bir ilişkiye başlamadan önce mantık/sevgi ya da mantık/aşk; ikilemlerine düştüğünüz oldu mu? Yoksa siz de ikisi de diyenlerden misiniz? (sevgi+mantık= mutluluk? ) Peki ama ya ikisi olmazsa? Hangisini seçerdiniz? Sanırım günümüzde çoğu insan mantığı seçiyor. Sevginin uzun ömürlü olmayışı belki; ya da gittikçe artan maddiyat dünyası bizleri de maddeci hale mi getirdi?

Sanırm bu iki konu çok eski münazara konularındandır. İki taraf da çok sağlam fikirler atabilir ortaya. Ama gene de karar size kalmış. Birgün bu ikileme düşerseniz ne yapmanız gerekli? Bunu bilecek tabi ki yalnızca sizlersiniz. Danışacağınız yer kalbiniz ve beyniniz. Ama ne olursa ben hep sevgi kazansın isterim. Sevgi kazansın.
(sevgi: 1 mantık: 0 ...dk 90+3)

***

Bay Doğru ve Bayan... ?

"Yaşayacağım farklı birşey kalmadı. Artık herşey aynı gidecek" derken, karşınıza birinin çıkıvermesi ve sizi şaşırtmasına ne demeli? Biten her ilişkinin ardından aşka tövbe edip, gene de onsuz olamayışımıza. Aşk bir gıda mıdır? Peki ya her yemekten sonra bir daha yemeyeceğim diyenler var mıdır? Bilmezler mi ki onlar bir süre sonra illaki acıkacaklar? Aşk da bir acıkma ve belki susama hali değilse nedir? O zaman boşuna tövbe etmeyelim! Belli ki birgün acılar geçecek. Gene koşacağız bir yabancının şevkat dolu kollarına. Sonra belki o ilişki ya da evlilik sosuza dek mutlu sürecek.Gökten kafalarımıza elma yağarken; boy boy çocuklarımız olacak. Ya da diğer ilişkiler gibi bitecek. Gene tövbeler, ağlamalar, yeminler... gene unutma evresi, gene yabancı kollar, gene şevkat ve elmalar... Sonsuz döngü... Ta ki doğru kişiyi bulana kadar... (ya da birinin doğru kişi olduğuna kendimizi ikna edene kadar)

***

Anlatamama Hali

Herşey anlatılmaz ve ben bunu bazılarına anlatamıyorum! (garip bir cümle oldu farkındayım...) Elma örneğin. Bir ısırık alın. Alın alın. Neler hissettiniz?

a) Sert
b) Sulu
c) Tatlı
d) Ekşimtrak
e) Hepiciği

Ama bunlar değil. Bir elmadan aldıklarınız "sadece" bunlar değildir. O tad nasıl anlatılabilir ki? İşte dediğime geliyoruz. Herşey anlatılamaz! Herşeyin bir tanımı olmadığı gibi/olmak zorunda olmadığı gibi, kelimelere de dökülemez...

Hadi o zaman yağmur sonrası toprak kokusunu anlatın bana...
Ya da yeni doğmuş bir tayın yürümeye çalışmasını ve sizde uyandırdığı hisleri...
Bunları geçtim anneliği, baba olmayı anlatabilir misiniz?
Ya askerliği, üniversite dostluklarınızı, lise aşklarınızı...
Peki bayram telaşlarınızı... ?

Anlatamazsınız biliyorum. Çünkü herşey anlatılmaz. Bazı şeyler yaşanır. Bazen büyük bir gururla, bazen gözyaşlarıyla ve bazen de kahkahalarla gülerek. Ama sadece yaşanır. Anlatılmaz...

Çünkü ANLATILAMAZ..!

Saygılarımla,
Emre C.

diğer Milliyet Bloglarım için Tıklayınız...

yeni blog sitem blogspotta açıldı.. Mavi Günce..

June 26

Bir Gülün Gölgesi Düşmüştü Yanaklarına - Mektup -


Image Hosted by ImageShack.us

Bazı şeyler yaşayarak öğrenilir...
Bazı şeyler okuyarak...
Bazı şeyler de gezerek, görerek, izleyerek...
Fakat bazı şeyler vardır ki onlar zaten biliniyordur. İçimizden çıkmak için doğru zamanı beklerler. Hele bir de o doğru zaman geldi mi, içimizden adeta fışkırırlar. Onlar çağladıkça siz mutlu olursunuz, siz mutlu oldukça onlar çağlar..
Yapmamız gereken doğru zamanı beklemek, çalışmak, beklemek, çalışmak...
ve gelince saygıyla susup bu mucizeyi izlemek...

Mektup

Mehmet kitaplığa yöneldi. İçindeki sıkıntıyı gidermenin tek yolu bir kitap alıp, o kitabın dünyasında yok olmaktı. Nitekim yaptı da. Kendisini çok yormayacağını düşündüğü, okumaktan hep zevk aldığı bir kitabı çekip çıkardı. Yatağına uzun oturup (yatmakla oturmak arası bir eylem) okumaya koyuldu. Kitap onu hemen içine alıvermişti. İçinden "Bu Güney Amerikalı yazarları seviyorum." diye geçirdi. Gerçekten de seviyordu. Bir çoklarını okumuş, hatim etmiş, kimsenin adını bile duymadığı yazarları araştırmaya koyulmuştu. Mehmet herhangi bir şeyde uzman sayılmazdı. Fakat eğer sayılacak olsa "Güney Amerika topraklarında yetişen yazarlar uzmanı" olabilirdi.

Kaderin istemesi var mıdır bilinmez ama sanırım bizim hikayemizde vardı. Mehmet uslu uslu kitabını okurken birden sayfaları hızlı hızlı karıştırmak ihtiyacı duydu. Arasına bir zamanlar bir mektup koyduğunu hatırlıyor muydu yoksa tamamen içsel olarak mı yaptı bilinmez. Ama sonunda kaderin istediği olmuş, Mehmet bundan iki ay kadar önce koyduğu mektubu bulmuştu. Kalbi, o yazdığı zamanki gibi çarpıyordu şimdi. Elleri titrediği halde mektubu okumaya koyuldu.

Sevgili Dilara,

Sana olan duygularımı, yaşadıklarımı yüzüne anlatmak isterdim. Ama yapamadım işte. Ben de düşündüm, taşındım. Sana bir mektup yazmaya karar verdim. Az evvel tarihin tozlu sayflarında geziniyordum. Örneğin bir Türk İmparatorluğu kuruluyor, büyüyor ve gelişiyordu. Cengaver askerlerini o harp senin bu harp benim dolaştırıyordu. Kurulan o ülke, nice savaşlar, yıkımlar, acılar, aşklar, susuzluklar görüyordu. Biraz acı ve biraz da sevgiyle yoğruluyordu. Acı ve sevgi, şeker ve tuz nasıl tad veriyorsa yemeklere (bilirsin ki bazı yemeklere şeker de katılır ve ayrı bir lezzet katar), işte bu duygular da bir ülkeye ve o ülke insanlarına öyle tad veriyor, onları yetiştirip büyütüyordu. Nasıl da kendime benzettim bu durumu. Herşeyden kendime pay çıkarma huyum yok mu... Ben de acı - tatlı birçok şeyler yaşadım hayatımda. Yaşamaktayım da. Yaşayacağım da. Ama biliyorum ki Yüce Yaradan nasıl bir Türk Milletinin kaderini oluşturuyorsa, benim de kaderimi oluşturmakta. Bu konuda bir yargıya varmak naçizane'ye düşmez ama iyi bir hayat diliyorum (herkes gibi)...

Sanki yüzyıldır tanışıyor gibiyiz. Bunu sadece ben değil sen de hissediyorsun eminim. Adını koyamadığın birşeyler var. Bir insan tanımadan nasıl sevilebilir ki? Nasıl bu kadar kısa zamanda kaynaşabilir iki ayrı kişi? Bu olan nedir, ne değildir? gibi... Ama bazen cevaplar sorulardan sonra gelmez. Aslında cevap yaşayarak öğrenilir. Ya da cevaplar biliniyordur. Bence bu soruların cevabı hissettiklerimiz, yaşadıklarımız, kavgalarımız, gözyaşlarımız... Gün içinde eğer birden aklına düşüveriyorsam, sesimi duyunca mutlu oluyorsan, fotoğrafıma bakmak bile bazen seni gülümsetmeye yetiyorsa, benimle tanıştıktan sonra hayatının eskisi gibi olmadığını düşünüyorsan... Bence çok sorgulama. Besbelli ortada bir sevgi olduğu...

Sen kim misin? Bu soruyu nasıl cevaplayabilirim ki? Kısa mesafeden bir göz temasımız olmadı. Hoppala bu da ne demek şimdi? Şu demek: Hani herkesin diline şerbet olmuş bir şarkı var.."gözler kalbin aynasıdır, yalan nedir bilmez onlar.." Ama bu gerçek değil mi? Gözler ruhumuzdan açılan pencereler değil mi sahiden? Belki de değil! Bilmiyorum. Ya da emin değilim. Ama ben bir insanı gözlerinden tanırım. Bir çok kişi gibi. Diyeceğim o ki, kısa mesafe göz teması olmadan nasıl tanıyabilirdim ki seni. O zaman ne yapabilirdim? Örneğin fotoğrafına bakabilirdim ki baktım da. Ne görmüştüm? Orada gözlerinden nehirler çağlayan, tebessümüyle olmadık kapıları açabilecek, kalbinin kırmızısının gölgesi yanaklarına düşmüş (belki onlar bir gülün gölgesi de olabilir, emin değilim) dünyanın en tatlı insanlarından birini gördüm. Yüzündeki çizgilerden çektiği sıkıntıları anlamaya çalıştım. Ama yüzündeki nur taneleri bunları kapatmıştı. Sonra başka nasıl anlayabilirdim? Konuşmalarından, yazışmalarından ve sesinden... Sesi çok uzaklardan gelen bir yabancı gibi heyecan vericiydi ilk başta. Ama düzgün Türkçesi, akıcı konuşması ve en önemlisi konuştuklarını zihin süzgecinden geçiriyor olması beni büyülemişti. İşte sihir! Sonra yazdıkları. En az onlardan tanıyabildim. Çünkü yazı geçicidir. Kalıcı gibi gelebilir birçoklarına göre ama benim zihnimde yazı geçicidir. Ben örneğin gözleri, ben örneğin duyduğum bir billur sesi asla unutmam. Ama yazıları çok kolay unutabilirim. Sen bana soruyordun ya ara ara, bana Dilara'yı anlat diye, umarım biraz anlatabilmişimdir. Anlatamadıklarım mı? "Zaman sadece zaman..."

Eski bir dost gibisin sen Dilara. Ama hani yılların harcayamadığı, bitiremediği. Hani böyle dostluklar vardır işte. Onun sesini duyuverince bütün yorgunluğunuz, üzüntünüz gidiverir. Onun resmine bakmak bile bazen mutlu eder sizi. Size birşeyler yazması, anlatması çok güzeldir. Onunla yaşadığınızı hissedersiniz, umutla dolar yüreğiniz. Eğer o hele bir de iyi biriyse, dersiniz ki: "iyiler ölmemiş", siz de iyisinizdir aslında. Ama bazen kavga da edersiniz. Bu durumda üzüldüğünüz şey, sizi üzmesi değil, onu üzmüş olabilme ihtimalidir. Birden gök gürüldemeye başlar. Onunla küs kaldığınız zamanlar size yazın bitişini ve sonbaharın gelişini hatırlatır. Güneşli, sıcak günler gitmiş, yerini kapalı bir havaya ve neme bırakmıştır. Belki de o nem, yanaklarınıza süzülen gözyaşıdır. O gözyaşı ki ne de nurlu! Sonra barışırsınız. Yağmur sonrası bir güneş açar. Açan güneşlerin en güzelidir o. Dostluk herşeye rağmen güzeldir. Kavgalar mı? Tuzu, biberi...

Bilmiyorum Dilara. Neler olabilir bizle ilgili. Düşünüyorum bazen. Sonra vazgeçiyorum. Sonra aklıma hayatımla ilgili şeyler takılıyor. Düşünürken birden uykuya dalıyorum. Bir düş görüyorum örneğin. Düşünürken bir düşe dalıyorum ve belki düşümde de düşüyorum. Korkuyorum sonra. Seni üzmekten, kendimi üzmekten, üzülmemizden. Sen bir ilkbaharı yaşarken belki ben çoktan kışın sert ayazlarını yemeye başladım. Farkettin mi arkadaşken ne kadar da iyi anlaşıyoruz. Mevzu biraz gönül işlerine kayınca biz de kayıyoruz. Sonu bitmez kavgalar, ağır sözler.. Ama inanır mısın, hiç birini hatırlamıyorum. Kafamda hep iyi, güzel, tatlı Dilara var. Bu resmi hiçbirşey ve hiçkimse bozamaz. Ama yarın ne olacağı bilinmez öyle değil mi? Fakat bu şekilde çok daha iyiyiz. Belki de herşey çok farklı olur ya da olmaz. Kim bilir? Sadece zaman. Ama Dilara eğer bir gün olur konuşamaz, görüşemez olursak (belki evlenirsin, ayrı şehire taşınırsın, evlenince arkadaş kalamayız. Biliyorum sen kocam yanlış anlar diye çekinirsin vs.) beni iyi hatırla olur mu? Bir Mehmet vardı diye geçir içinden. Bu mektubu asla kaybetme. Belki senin gibi tatlı bir kızın olur ve ona da okutursun. Beni hep iyi hatırla olur mu? Çünkü ben seni hep iyi hatırlayacağım. Seninle tanışmama vesile olan, oyunu ve oyuncuları Yaratan'a binlerce kez şükürler olsun...

Seni seven Mehmet,"

Mektubu kat yerinden ikiye katladı. Her hüzünlü aşk hikayesindeki gibi uzaklara dalmak üzere ayağa kalkıp, pencereye yöneldi. Daldı da. Bu yazıyı yazdığı günleri, arkasından bir türlü ona veremeyişini hatırladı. Gümüşhane'nin soğuğu sert gelmiş olacak, pencereyi kapattı. Yatağa döndü. Kitabı okumaktan vazgeçmişti. Çünkü artık önünde en hüzünlü aşk romanı, kendi hayatı duruyordu. Niye atmamıştı bu mektubu? Neden saklayıp duruyordu sanki? Her okuduğunda gene aynı hüzne gömülüyor, bazı zamanlar da ağlıyordu. Sonra kendisine çok kızıyor, ağlamamaya yemin ediyordu.

Ertesi gün okullar tatil olacaktı. İki gün sonra da memleketine dönüyordu. Acaba yazıp da veremediği bu mektubu bu kez ona ulaştırsa mıydı? Vermek için fazla zamanı yoktu. Dilara da memleketine döncekti okullar kapanınca. İçi sonsuz sıkıldı. Kararsızlığının bedelini gene gözyaşlarıyla ödemek istemiyordu. Yatağa uzandı. Tavanda onun yüzünü hayal etti. Kahve falı bakar gibi, o bembeyaz tavanda kendi hayatını okumaya çalıştı. Şekiller birbirine girdi. Birden onun gülümseyen yüzü oluyor, birden rahmetli dedesini görüyordu. Delirdiğini düşündü. Gözleri iyice yorulmuştu. Sonra uykuya daldı. Uyudu, uyudu...

Uyanmak istemese de, hep uyumak istese de gene başaramadı. Uyandı...

Saatine baktı. Yediyi henüz geçmişti. Giyinip, kahvaltı etmeden sokağa attı kendini. Onun kaldığı öğrenci evine gidiyordu. Cebinde mektup...gözlerinde kararlı bir adamın vakur duruşu....yüreğinde de sonsuz aşkı...

...
..
.

Dip Not: devam edebilir...(!)(?)

diğer Milliyet Bloglarım için Tıklayınız...

June 17

Seninle Susmak


Image Hosted by ImageShack.us

Seninle susmak bile güzeldi
Susup oturmak
Kalkmak
Yürümek
Şehrimin caddelerinde
Elim belinde
Tenin tenimde
Gözlerinde eskileri unutmanın verdiği huzur
Bir o kadar elâ
Bir o kadar sarhoştu ikindi vakti
Bana o söylediğin şarkılar
Şehrimin caddelerinde
Elim belinde
Tenin tenimde
Eski yağmurların ıslatamadığı
Küs güneşlerin uğramadığı
İki dağ arasında yaşıyormuşçasına
Ama bir o kadar betonarme kokan
Şehrimin caddelerinde
Elim belinde
Tenin tenimde
Bir annenin yüreğine sis çökermişçesine
Öyle zordu senden ayrılmak
Hele ki hiç kavuşmamışken
Hele ki söylememişken
Sevdiğimi seni..

Emre C.


Şu Çılgın Türkler !!!


Image Hosted by ImageShack.us


Bu çocuklar İnanmış!

Bu çocuklar Çılgınlar!

Bu çocuklar Türkler!

Bu çocuklar Çılgın Türkler!



Kimler iyiydi, Kimler Aksadı?

Bir kere bizde Arda Turan diye bir topçu var. Yahu arkadaş bu ne biçim bir oyun zekasıdır? Bu gencecik yaşında nasıl bir sakinliktir, soğukkanlılıktır. Hele o muhteşem, avrupai vuruşuna ne demeli? Portekiz'in Ronaldo'su, İspanya'nın İniesta'sı, Hollanda'nın da Sneijder'i varsa bizim Arda Turan'ımız var. İlk maçta oynatılmayınca gelen tepkilerin ne kadar haklı olduğunu bir kez daha gördük. Peki ya Nihat. İki golü de ne kadar zeki, yetenekli, takipçi olduğunu gösterdi bize. Zaten Villereal'de form grafiği devamlı artıştaydı. Hakan Balta(!) dışında bütün futbolcular gayretli, istekli ve hırslıydı. Bir tek Hakan Balta'nın oynadığı oyunu beğenmedim. Çünkü ne oynadığını pek anlayamadım! Bizim İbrahim Üzülmez, eleştirildiği halde, orada daha iyi işler yapardı. Bundan eminim. Fakat Emre Güngör'ün sakatlanmış olması bizleri biraz üzdü. Çünkü defansta oynatacak sağlam adam kalmadı. 23 kişilik kadro dışından oyuncu çağırılması gündeme gelmiş gibi birşeyler duydum, umarım doğrudur ve umarım İbrahim Toroman ya da Mehmet Topuz gibi turnuva dışında kalmaları şaşırtıcı olan futbolcular çağrılır. Ayrıca Volkan'ın son dakikada gördüğü kırmızı kart da ona hiç yakışmadı. Gol yeseydik Tuncay penaltı atışları sırasında kalede kalmak zorunda kalacaktı.(dikkat!) Sanırım penaltılardan elenir ve bu turnuva bizim için hüsranla sonuçlanırdı. Avuçlarımızdaki Çeyrek Final biletini hediye etmiş olurduk. Ama neyse ki korkulan olmadı...

Fatih Terim neleri doğru yaptı?


Fatih Terim'in 2. yarıda yaptığı bir çok şey doğruydu. Örneğin izleyenler de hatırlar. Sabri'ye sen sağ beke, Hamit'e de sen orta sahaya geç, dediğini duymuşsunuzdur. Bence maçın kader anı budur. Neden mi? Çünkü Hamit buna 3 asistle cevap verdi! Maçın adamı yanılmıyorsam Nihat seçildi ama maçın gizli kahramanı yaptığı asistlerle Hamit'tir bence. Fatih Terim'in 2. doğrusu devre arasında söyledikleri. Neler söyledi bilemiyoruz ama İsviçre maçında olduğu gibi 2. yarı bambaşka bir milli takım vardı sahada. Hele maçın son yarım saati Çekler top görmedi. Umarız ki Fatih Terim doğrular yapmaya devam eder de biz de mutlu olmaya devam ederiz.

Fatih Terim'in yanlışları neler peki?

En büyük yanlışı Hamit gibi bir değeri defansın sağına hapsetmesi. 2.si Hakan Balta ısrarı. Uğur Boral'ın defansif özellikleri yeterli görülmüyor belki ama Hakan Balta'dan daha da kötü olacağını düşünmüyorum. Solda o oynatılabilir bence. Arda Turan'ı Portekiz maçında oynatmayışı da başka bir hatası Terim'in. Ayrıca oyuncuları fazla motive edip, gerdiğini de söylebilirim. Oyunculardaki, teknik heyetteki gerginlik çok barizdi. Hırvatistan maçında daha rahat olacağımız kesin. Çünkü buraya kadar gelmiş olmak da büyük başarı diye düşünülüyor. Sinyor Terim'in diğer yanlışı Mehmet Topuz, Fatih Tekke, Halil Altıntop, Gökhan Ünal, Mehmet Yıldız, Yıldıray Baştürk, İbrahim Toroman gibi oyuncuları çağırmak yerine Kazım Kazım, Mevlüt, Tümer Metin gibi oyuncuları çağırmış olması. Kazım ve Mevlüt ileride çok parlayacak olabilir ama bence Yıldıray ve Halil gibi oyuncularınız varsa bunlar feda edilebilirdi. (Tümer'den bahsetmek hiç istemiyorum.)

Önemli olan Çeyrek Finale çıkmış olmak...

Öyle ya da böyle Çeyrek Finaldeyiz. Yapılacaklar belli. İsviçre ve Çek maçının 2. yarıları iyi analiz edilmeli. Kimler hangi mevkide oynamış bakılmalı ve taktik ona göre belirlenmelidir. Bizim takımımız istedikten sonra herşeyi başarabilir. (Türkler'e has bir özellik olsa gerek) Final oynamamız otoritelere göre sürpriz ama biz Türkleriz; gerektiğinde 72 milleti yener Cumhuriyet'i kurarız kafamız eserse Viyana'da Hırvatistan'ı yener, daha sonra adım adım finale de koşarız biz buyuz.

Ah biz!

Ah şu Çılgın Türkler!!!

Saygılarımla,
Emre C. - Mavi Günce
16 Haziran 2008, Saat:02:45(Gece baskısı)

diğer Milliyet Bloglarım için tıklayınız...

 

Emre C.


Image Hosted by ImageShack.us


Bazı Yazılarım

Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us

Mavi Günce - Emre C.

Emre C.
| Bu blogta geçen kişi ve kurumların gerçek kişi ve kurumlarla ilgisi olmak zorunda değildir | © 2008 Emre C. - Mavi Günce |